|
İSKİLİPLİ ATIF
HOCA 'İDAM KARARI'
Sözü hiç evirip çevirmeden söylemeliyim ki, Türkiye’de tarih
spekülatörleri var. Özellikle yakın tarihe ilişkin farklı görüşler bu
çerçevede yaygara malzemesi yapılıyor. Bu da yakın tarihin analitik
tahlilinin yapılmasını engelliyor. Dolayısıyla her şey bir korku
kuşağının içinde kalıyor.
Buna rağmen bu ayki yazımı, vaktiyle şapka yüzünden asılan İskilipli
Atıf Hoca konusuna tahsis edeceğim. Çünkü 4 Şubat Atıf Hoca’nın idam
yıldönümüydü. Bu konu önemlidir, zira yakın tarihe ilişkin korku
kuşağının en koyu tonunda kaybolmuş konulardan biridir. Bugüne kadar
da sadece spekülatif amaçların malzemesi olarak kullanılmıştır.
“Milletimiz için lâyık kıyafet”
Bilindiği gibi, Atatürk 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde
Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonululara hitaben yaptığı konuşmada,
“...Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli
milletimiz için lâyık bir kıyafettir” demişti. “Onu giyeceğiz. Ayakta
iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık,
ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli
serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi,
smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!.. İsterseniz bildireyim ki, bu
kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı
kurbanlar da verelim...” (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi,
İstanbul 1981, X, 67)
Anlaşılacağı gibi, bu iş, “kurban” vermeyi göze aldıracak kadar
önemliydi. İskilipli Atıf Hoca da maalesef “kurbanlar”dan biri
olacaktı.
Sıradan olsa kimse ilişmezdi
İskilip'in Tophane Köyü’nde dünyaya geldiği için “İskilipli” unvanını
kullanan Mehmed Atıf Hoca, tanıtılmak istendiği gibi sıradan bir
“molla” değil, İstanbul gibi bir ilim merkezinde medrese eğitimini
tamamladıktan sonra, Daru'l-fünununa (üniversite) girip İlahiyat
Fakültesi’nden 1905’de mezun olmuş ve Kabataş Lisesi Arapça
muallimliği yapmış, ayrıca da çeşitli dergi ve gazetelere yazılar
yazıp kitaplar telif etmiş bir aydındı. Zaten “sıradan” olsaydı,
olabilseydi kimse ona ilişmeyecek, ömrünü sehpada yitirmeyecek, başı
yastıkta bitirecekti.
Fakat “önder” kimliği hiç peşini bırakmadı.
Önce, Meşihat–ı İslamiye Dairesi’nde çalışan dersiamların (asistan)
mağduriyetini gidermek için yaptığı çalışmalar üzerine devrin
Şeyhülislam’ı tarafından Bodrum’a sürüldü. Orada müthiş bir kıskaca
alındı. Bu kıskacı kırmak için, Kırımlı İbrahim Tali Efendi’nin
pasaportu ile gizlice Kırım’a gitti. Ve ancak Meşrutiyet’in ilanından
bir hafta evvel İstanbul’a döndü.
Ülkesinde hizmet etmeyi seçti
1910’da onun medreselerin genel müfettişliğine getirildiğini
görüyoruz. Aynı zamanda “Sebilürreşad”, “Beyan-ül Hak” ve “Mahfel”
gibi dergilerde yazılar yazdı. İlmi kifayeti ve fazileti sayesinde
İstanbul’da, hatta İslâm dünyasında parmakla gösterilmeye başlandı. O
kadar ki, Kosova, Plevne, Üsküp ve Kırım’dan gelen heyetler, onu
memleketlerine götürmek için çabaladılar. Ülkesinde baskı gördüğünü
bildikleri için bir bakıma kurtarmaya çalıştılar ama Atıf Hoca
ülkesinde kalıp inançlarına hizmet etmeyi seçti.
Rivayete göre Japon büyükelçisi Baron Uşida kendisini ziyaret
ettiğinde Atıf Hoca’ya şöyle demiş: “Sizin gibi birkaç hoca daha
olsaydı, İslamiyet bütün Doğuyu, bu arada Japonya’yı da fethederdi.”
31 Mart Olayı’nda (13 Nisan 1909) bir hafta kadar tutuklu kaldı.
Suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakıldı. Ama bu kez de, Mahmud
Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayına adı karıştırıldı. Sinop’a sürüldü.
Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu'da yaklaşık 1,5 yıl sürgün hayatı
yaşadıktan sonra, “bir yanlışlık” olduğu söylenerek serbest bırakıldı.
Sinop sürgünü esnasında onu tanıyan emekli imam Cevdet Soydanses, Atıf
Hoca’yı “Efendi, sessiz, ağzı çok iyi lâf yapan ve eli kalem tutan
biri” olarak anlatıyor.
Hoca 1919 yılında Dar-ül Hilafet-i Âliye (Yüksek Hilafet Merkezi)
Medresesi İbtida-i Dahil Umum Müdürlüğü ve Medreset-ül Kudat’ta
(Hakimler Okulu) Hikmet-i Teşriiyye (kanun yapma hikmetleri) Dersi
Müderrisliği’ne getirildi.
1919’da Profesörler Derneği kurdular
Atıf Hoca kitaplara gömülmüş, kendi uzletinde varlık arayan
bilginlerden değildi. Kendi zamanında meydana gelen tüm olaylara
teşhis koyan, analiz yapan, olaylar hakkında konuşup yazan bir din
bilgininin, geliri Donanma Cemiyeti’ne ait olmak üzere, “Nazar-ı
Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti Ve Vücubu” yani,
“Şeriata göre Deniz ve Kara Kuvvetlerinin Önemi ve Gerekliliği”
üzerine eser yazdığını düşünebiliyor musunuz.
O işte böyle bir âlimdi. Hiçbir iktidar, eğer yönetemiyorsa, böyle
âlimlerden hoşlanmaz. Nitekim iktidarlar Atif Hoca’dan hiç
hoşlanmıyordu. Bu yüzden de başı dertten kurtulmuyordu.
Onun gibi başı dertten kurtulmayan birkaç kişi daha vardı: Bediüzzaman
Molla Said Efendi (Said Nursi), Mustafa Sabri Efendi ve Ermenekli
Saffet Efendi…
Hep birlikte 19 Ocak 1919’da “Müderrisler Cemiyeti”ni (profesörler
derneği) kurdular. Daha sonra cemiyet, aldığı bir kararla adını
“Teali-i İslam”a (İslamı yüceltme) çevirdi. (Bu cemiyet, İzmir’in
işgali üzerine sert bir protesto beyannamesi yayınladı)
1922 Ramazanında Saray’daki “Huzur Dersleri”ne (Ramazanın ilk on
gününde, devrin en seçkin âlimlerinin katılımıyla, Saray’da padişahın
huzurunda yapılan ilmî sohbetler) “muhatap” (Huzurda doğrudan ders
veren alimlere “mukarrer”, onlara soru yöneltenlerle soruları
cevaplayanlara “muhatap” denirdi) olarak katıldı. (Huzur Dersleri
geleneği, pek çok güzel gelenek gibi, maalesef 1922’de son bulmuştur)
Hoca, İzmir’in işgaline gösterdiği sert tepkiyi İstanbul’un işgaline
de gösterdi. Kurduğu “Teali-i İslam Cemiyeti” vasıtasıyla Anadolu’nun
toparlanmasına yardımcı oldu. İrşatlarıyla Anadolu’nun yüreğini diri
tutmaya çalıştı.
Şapka kanunu ve protestolar
Nihayet Cumhuriyetin ilanı ve “Şapka İktisası Hakkında Kanun”un
TBBM’nde kabulü...
Atatürk’ün Kastamonu gezisinde söylediklerinden ilham alan Bakanlar
Kurulu, 2413 numaralı kararname ile devlet memurlarına şapka giyme
mecburiyeti getirdi (02 Eylül 1925). Ardından Konya Milletvekili Refik
Bey ve arkadaşları 15 Kasım 1925 tarihinde şapka dışında başlık
giyilemeyeceğine ilişkin kanun teklifini TBMM’ne verdiler. Bursa
Milletvekili Nureddin Paşa, tasarının Teşkilatı Esasiye Kanunu’na
(anayasa) aykırı olduğunu ileri sürdüyse de dikkate alınmadı ve 671
sayılı “Şapka İktisası Hakkında Kanun” 25 Kasım 1925’te kabul edildi.
28.11.1925 günü 230 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe
girdi.
Şapka Kanunu, başta Erzurum olmak üzere Rize, Sivas, Maraş, Giresun,
Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane’de
protestolarla karşılanmıştı. Çoğu dini duyarlılıktan gelen ve
kendiliğinden gelişen muhalefet, öteden beri yönetimin “makbul”
saymadığı etkin bazı kişilerin kışkırtmasına bağlandı. Onlardan pek
çoğu İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı, bazıları ağır hapis
cezalarına, bazıları ise idam cezasına çarptırıldı.
Frenk Mukallitliği ve Şapka
Direnişin en şiddetli olduğu yer ise Trabzon’un hocalarıyla meşhur
ilçesi Of’tu. Of, Hamidiye Kruvazörü tarafından bombalandı. (Bizim
uşakların bombardıman altında, “Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz,
vergi de vereceğuz” diye ağlaştıkları rivayet edilir)
Bu arada Atıf Hoca da şapka devrimi’nden bir buçuk sene önce
yayınladığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitabından, (yasa
gereği, kitabını yayınlamadan önce Maarif Vekâleti’ne göndermiş,
vekâletten izin, hattâ takdir almıştı) dolayı tutuklanmıştı.
Hoca bu eserinde, Avrupa taklitçiliğine dikkat çekiyor, müteaddit
hadislere dayanarak, “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır… Bir
Müslümanın, şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir
şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri
(Müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi
şer’an (dinen) yasaktır” diyordu.
Bediüzzaman’ın cevabı
Sevgili dostu Bediüzzaman ise bir “tevil” ile hükmü yumuşatıyor, bu
sayede Batı’nın ruhuna gönüllü girmeyen milyonları “beraat”
ettiriyordu.
Mahkemenin Bediüzzaman’a sorusu şöyleydi…
“Dediler: ‘Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi (şapka) başına
koymadın. Eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski
kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi milyon (Türkiye’nin o zamanki
nüfusu) bu kıyafete girdi.’
“Ben de dedim: ‘On yedi milyon değil, belki yedi milyon da değil,
belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupa-perest (avrupa
hayranı) sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye (dini izin) ve
cebr-i kanunî (kanun baskısı) cihetiyle girmektense, azîmet-i şer'iye
ve takvâ (dine sıkı bağlanma ve duruş) cihetiyle, yedi milyar zatların
kıyafetlerine girmeyi tercih ederim.”
“…Hocam ruhun karanlık!”
İskilipli 26 Aralık 1925 tarihinde Giresun İstiklal Mahkemesi’ne sevk
edildi. İstiklal Mahkemeleri’nin astığı astık kestiği kestikti. Daha
ziyade muhaliflere gözdağı vermekte kullanılıyor, bu yüzden de cezalar
çok acımasız oluyordu. Buna rağmen, Giresun İstiklal Mahkemesi, Atıf
Hoca’ya takipsizlik verdi.
Takipsizlik kararından sonra İstanbul’a dönen Atıf Hoca, 26 Aralık
1925’de arkadaşları ile birlikte tekrar tutuklanarak Ankara'ya sevk
edildi. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı. Bu kez
isnat edilen suç, “halkı kanunlara karşı kışkırtmak”tı. Oysa Hoca
şapka aleyhine hiç bir gösteriye katılmamıştı.
İstiklal Mahkemeleri’nin kimliği hakkında fikir vermesi bakımından
mahkeme zabıtlarında yer alan hitap şekillerinden birkaçını
nakledelim:
“...İnkâr filan edeyim deme! Temyizsiz, istinafsız (üst mahkemesiz)
bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın
altına gidersin.”
“…Hocam ruhun karanlık.”
“…Anlaşılıyor ki, İstiklal Mahkemesi kanunlarına biraz daha şiddet
lâzım. Senin gibi muzır (zararlı) adamlara bir iki sual sorduktan
sonra, hemen hükmü vermeli.”
“Türk vatanında yaşamaya hakkın yok”
Mehmed Akif’in damadı Ömer Rıza Doğrul’a mahkemede söylenen şu sözlere
bakın:
“Ne olursan ol! Türk vatanında, Türk vatandaşları arasında yaşamaya
hakkın yok. Sana daha açık söyleyeyim mi? Kendimizden başkasının bu
toprakta oturmasını istemiyoruz… Bu Gürcülüğü, Araplığı, Çerkezliği
ruhunuzdan ne vakit çıkaracaksınız bilmiyorum ki? Türkiye’de doğar,
Türkiye’de büyür, burada yer, içersiniz. Niye yok Gürcüyüm, Çerkezim
bilmem neyim dersiniz?”
Âdi bir suçtan dolayı Ankara İstiklal Mahkemesi’ne verilen biri,
mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor:
“Atıf Hoca’yı getirdiler. Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali (Mahkeme
heyeti) ayağa kalktılar. Ellerinde şapkaları da var. Atıf Hoca’ya:
‘Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver’ dediler. Fakat Atıf
Hoca: ‘Hayır’ dedi.”
Âdet ile alâmet arasındaki fark
Bolulu Nizamettin Saraç anlatıyor:
“Atıf Hoca’nın muhakemesinde bulundum. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel
Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu. Büyük bir hışımla Hoca’ya
dönerek: ‘Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!’ dedi. Hoca sakin ve vakur
bir tavırla: “Evet efendim. Şapka Kanunu çıkmadan iki sene önce,
şapkanın bir Müslüman kisvesi (kıyafeti) olmadığına dair bir risale
yazmıştım.’
“Kel Ali: ‘Şimdi ne yapıyorsun?’ diye sordu. Hoca: ‘Kanunlara itaat
ediyorum’ cevabını verdi. Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak:
‘Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir’ deyince, Hoca
sükunetle: ‘Evet biliyorum, ancak Hey’et-i Hakimin (hakimlerin)
arkasındaki bayrak da bezdir… ancak alâmettir… Şapka da bir alâmettir.
Âdet ile alâmet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.’
“Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme
bir gün sonrasına ertelendi.”
“Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşırız!”
Ve nihayet 2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip
Ali Bey iddianamesini ve ceza taleplerini okudu. Tek idam isteği
Babaeski Müftüsü
Ali Rıza Efendi hakkındaydı. Âtıf Efendi 10 senelik sürgün (kürek)
cezası istenen maznunlar arasındaydı. Normalde hakimler savcının
isteğinden fazla ceza vermezler, ya aynını ya da daha azını
verirlerdi. Fakat öyle olmadı: Hoca’ya iki gün içinde idam cezası
verildi.
İdam hükmü 04 Şubat 1926 sabahı infaz edildi.
Atıf Hoca’nın son sözü şöyleydi:
“Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşırız!”
***
Hoca’nın ardında bıraktığı eserleri şunlardır: Mirat-ül İslam, İslam
Yolu, İslam Çığırı, Din-i İslam’da Men-i Müskirat, Nazar-ı Şeriatta
Kuvve-i Berriye ve Bahriye, Tesettür-ü Şer’i, Muayenet üt Talebe,
Medeniyyet-i Şeriyye, Frenk Mukallitliği ve Şapka
(moral dergisi)
__________________
Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz.İnsan
şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları,
zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. . Kitaplar, kadınlar,
şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan,
senin gönlün. .(cemil meriç).
Ali Haydar Efendi Ks.
Karar
Gecesi Maznunlar Koğuşu
Salıyı çarşamba'ya
bağlayan gece, yani sabahında mazlumlar hakkındaki kararın
açıklanacağı gece… Yer: Ankara Hapishanesinin o muzdarip koğuşu…
Müdafaanameleri hazırlamaları için mazlumlara tanınan bir günlük
sürenin sonuna yaklaşılıyor. Herkes bir şeyler karamakla meşgul.
Bütün bunlar olurken iki kadim dost var ki onlar farklı alemlerde.
Ali Haydar Efendi Fetih Suresini okuyor ve mutad sayıya delalet
etsin diye her okuyuşunda karyolaya bir çizik atıyor. Atıf Hoca ise
sekiz sahife olarak yazdığı müdaafanamesini elinde büzmüş bekliyor.
Ali Haydar Efendi:
- Atıf Efendi!
Rüyada şeyhimi gördüm, bana 33 defa Fetih suresini okumamı işaret
buyurdular, bu vesileyle inşaallah halas kalacağımı telkin ettiler.
Siz de okuyun. Hakkınızda talep edilen mahkumiyet Allah'ın izniyle
kalkar. Atıf Efendi:
- Ben de Kainatın
Efendisi'ni (s.a.v.) gördüm. Bana "yanıma gelmek dururken ne diye
müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?" dedi.
Etraf sukuta
büründü. Nasıl olurdu da muddeiumuminin 3 yıl hapis istediği bir
davada idam kararı çıkardı. Akıl, mantık böyle bir hükmü
kabullenemiyordu. Fakat rüyada görülen Allah Rasulüydü, o davet
etmişti. Şeytanın onun suretine giremeyeceği hadisi sahih bir
rivayetti. Atıf Hoca:
- Göreceksin Ali
Haydar Efendi beni yarın asacaklar, çünkü haberi Allah Resülü
(s.a.v.) verdi.Sabah Sabahın ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca
İstiklâl Mahkemesine götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle
Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı.
Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında "sarıklılar gelsin" dedi. Ali
Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar
zevat varsa içeriye girdiler. Kapı tekrar kapandı. 5-10 dakika sonra
Ali Haydar Efendi ve diğer sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki
kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi.
3 Şubat Çarşamba
sabahı, mahkeme heyeti kendileri için ne ifade edecek ve neyi
değiştirecekse önce maznunların müdafaalarını dinledi. Ardından
"Bekleyin tekrar çağırılacaksınız ve her biriniz hakkında İstiklâl
Mahkemesi'nin kararı açıklanacak." dendi. Ve Karar Söylenen saatte
"mahkeme heyeti" aylarca süren davanın kararını açıklamak üzere
mazlumları tekrar içeri aldı. Salona muazzam bir sessizlik hakim
oldu. Herkes insanlık tarihinin o en muzdarip kararını bekliyordu.
Ali Haydar Efendi ve İskipli Atıf Hoca'da ise muazzam bir tevekkül
hakimdi."Erzurum, Rize, Giresun isyan hadisleriyle alakadar ve iş bu
hadiselerin tertip edilmesi ve yayılmasından sorumlu ve öteden beri
hükümet tarafından yapılan yenilik ve inkılap hareketlerine karşı
bir muhalefet hareketi oluşturmak ve şuanki hükümet aleyhine
propagandada bulunmak suçuyla 3/12/1340 (m.1925) tarihinde taht-ı
tevkife alınan"… diye başlayan "karar" da, idama, mahkumiyete, ve
beraata dair şu ifadeler vardı: "55. maddeden İskilipli Hoca Atıf ve
Babaeski eski müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına…
Erzurumlu Şeyh Süleyman'ın on… Fatih türbedarı Hasan Tahsin'in beş
sene küreğe konulmalarına… Çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan
hadiseleriyle ilgili oldukları, iddiasıyla… Şeyh Ali Haydar, Berber
Mustafa… Tahiru'l-Mevlevi beylerin haklarında iddia olunan fiillere
karıştıklarına dair vicdani kanaat temin edecek kanuni deliller
bulunmadığından beraatlarına ve başka bir sebeple tutuklu değillerse
salı verilmelerine oy birliği ile karar verildi."
Atıf Hoca
gidiyordu. Hz. Resullah'ın davetine icabet edecekti. Kararın
açıklandığı an, Hoca'nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından
Tahiru'l-Mevlevi aktarıyor: "Zalim ve katillerle elbette mahşer
gününde hesaplaşacağız."
Hürriyet ve
Esaret
Beraat edenler
Ankara postahanesine gidip mahkeme kararını telgrafla evlerine
bildiriyorlardı. Tahiru'l-Mevlevi o anı anlatırken şunları söylüyor:
"Telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi'yi gördüm." "Efendi!"
-"Rüya, tabiriniz
gibi çıktı." dedim ve elini öptüm. Hatta telgraf kağıdını ben
yazdım."Ali Haydar Efendi'nin çocukları babalarının beraat
telgrafını aldığı gün posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca'nın evine
hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim
ediyordu: "Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir."Üstadın
yakınları anlatıyor: "Ali Haydar Efendi'nin beraatına sevinemedik,
İskilipli Atıf Hoca'nın hanımı Zahide Hanım, kızı Melahat ağlarken
biz nasıl sevinebilirdik."
İdam Atıf Hoca'ya
ebedi hürriyeti armağan etti. Fakat Ali Haydar Efendi için asıl
mahpusluk hürriyetten! sonra başladı. Peşine takılan hafiyeler
tarafından sürekli izlendi, her hareketi gerekli yerlere rapor
edildi. Öyle ki, Hacca giderken bile ardına takıldılar. Herkes
farklı bir şey söylüyordu; Suriye'den toplayacağı kişilerle merkeze
yürüyecek diyorlardı. Hakkında bütün bunlar söylenirken O 80 yaşına
girmiş aksakallı bir ihtiyardı. Ne yapabilirdi ki? Ama
korkuyorlardı. Çünkü Allah Teala göklerden yüreklerine korku
yağdırıyordu.
Sılay’ın bir projesi var. İskilipli Atıf’ın
mezarının yerini bulmak için çalışıyor.
Mezarın yeri tam olarak belli değil, ama bugün park olarak
kullanılan bir yerde olduğu tesbit edilmiş.. DNA testi ile İskilipli
Atıf’ın kemiklerini bulmak, zor ve uzak bir ihtimal değil.
İskilipli Atıf’ın hayatına malolan eser, bugün piyasada serbestçe
satılıyor.. “Garp Mukallitliği” ve “Şapka Risalesi” isimli kitab
yüzünden az insan asılmadı.. Şapka devrimi diye ünlenen gardrop
devrimi uğruna 100’den fazla kişi idam sehpasında can verdi.
Mustafa çetin Baydar’ın Şapka Devrimi üzerine yaptığı çalışmada
ulaştığı rakamlara göre şapka yüzünden en az 120 kişi idam edilmiş..
Halkı sindirmek için Hamidiye kravözörünün Rize’nin yamaçlarına
topçu ateşi açtığı iddialarına bu çalışmada da yer veriliyor.. Zaten
halk bu işi destanlaştırmış, “Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğüz,
vergi de vereceğüz” diye ağıtlar yakmıştı.
Şapka giymemek için ölene kadar şehre inmeyip dağda yaşayanlar da
vardı buralarda.
Resmen yargılanıp asılanlar dışında faili meçhule kurban gidenler de
vardı. Bir kısmı ise zikir merasimlerine katıldığı için irticadan
asılmıştı. Bunlar bu rakama dahil değil.. Bilinmeyen, zindanda ölen,
gözaltında kayıplar yukarıdaki rakamların dışında..
Hani yargılama dedikse, işte o bildik yargılama türünden..
İskilipli Atıf hocaların hesabını vermesi gerekenler, kalkmış bize
Menemen’in hesabını soruyor..
Menemen, bir devlet komplosudur.. Meczup esrarkeşlerin kullanıldığı
adi bir provokasyondur ve birileri bu işi istismar ederek İslâm’a ve
Müslümanlara hakaret etmek için bahane uydurmaktadır.. Bu cinayetin
tertibinde ortaya çıkan istihbarat ve güvenlik tedbirlerinin
hesabını sormayanlar, o dönemde siyasi muhalefeti bastırmak için
bahane üretme gayreti içindeki çevrelerin kirli emellerinin ortaya
çıkarttığı bir cinayetten yola çıkarak, bugün hâlâ bu kanlı olayın
istismarını sürdürme gayreti içindedirler..
Bu iş artık Menemen halkını ve hatta Kubilay’ın akrabalarını bile
bıktırmıştır. Bu iş kabak tadı vermiştir..
Ayıptır beyler.. Bu yalanı bu şekilde ilanihaye sürdüremezsiniz..
Ortada bir cinayet vardır ve bu cinayet bahane edilerek suçsuz
insanlar cezalandırılmış ve terör estirilmiştir..
Bu cinayet, bugünkü adı ile bir psikolojik
harp ya da kontrgerilla taktiğidir.. Esrarkeş, meczup birtakım
kişiler kullanılarak ve bahane edilerek bir şehir halkı ve
Müslümanlar üzerinde terör estirilmiştir..
Bugün bu konu ile ilgili internette de artık birçok belge
mevcuttur.. Ciddi kaynaklarda, bu işin içyüzü ile ilgili ciddi
bilgiler yer almaktadır.. Gün gelecek, Kubilay’ın şehid edilmesinin
arkasındaki kirli yüzler ve bu cinayeti bahane ederek terör
estirenlerin kimlikleri ve gizli planları ortaya çıkartılacaktır..
Tamam, ortada bir cinayet var, peki bunları örgütleyen, kışkırtan,
planlayan kim ve bu işin arkasındaki asıl gerçek ne? Ve bir meczub
nasıl bu kadar kolay bir şekilde bu işi gerçekleştirebiliyor? Bu
konuda askeri yetkililerin bir ihmali yok mu? Bu işin sorumlusu kim?
Kendi canını bile koruyamayan bir grub, nasıl ahalinin can
güvenliğini koruyacak? Bu işi soruşturan ve sorumlularını
cezalandıran var mı? Bir cinayet bahane edilerek başka cinayetler mi
işletilmiştir? İlk cinayet, daha sonra işlenecek cinayeti
meşrulaştırmak için de mi tertiplenmiştir? 11 Eylül komplosunu
hatırlayın. Yoksa bu da öyle bir şey miydi?
Menemen davasının nasıl ve hangi şartlar altında görüldüğü
bilinmektedir.. Canilerin cinayette kullandıkları ipi satan yahudi
esnafı bile bu terörün kurbanı olmuştur..
Bir askere yapılan haksızlık gibi vatandaşa karşı işlenen
cinayetlerin de tel’in edilmesi gerekir.. Bu olayla ilgili yapılan
açıklamalarda kullanılan dil, bu çevreleri, kişi ve kurumları
milletin gözünde küçük düşürücü mahiyettedir..
Menderes’i, İskilipli’yi asanlar gibi, bu olayı bahane ederek,
olayla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan, başka şehirlerdeki,
ayakta durmakta güçlük çeken din
bilginlerini idama gönderenler, bir gün hesap verecek ve o
şahsiyetler ise hakettikleri itibara yeniden kavuşacaklardır..
İskilipli’yi astınız, ne oldu? İskilipli onu asanlardan daha saygın
ve daha uzun ömürlü olacak.. Bugün mezarı bilinen, idam sehpasında
can veren kişilerin mezar taşında ne yazıyor biliyor musunuz?
“Mazlumen şehid” diye yazıyor!
CHP’nin güneş altında kalan kar gibi erimesinin asıl sebebi işte bu
mezar taşlarına kazınan gerçekte gizli.. Bu milletin başına gelen
ilk felaket değildir bu. 2. Mahmud’un emri ile bir gecede sarık
gidip yerine fes giydirilmişti. Ardından şimdi fes çıkartılıp şapka
giymemiz isteniyordu.. Şapka, Kurtuluş Savaşı’nda düşmanla
özdeşleşmişti. Bu çok ağır geldi topluma. Kadın-erkek herkes şapka
giymeye mecbur tutulunca, memurların maaşından taksit taksit kesilip
kendilerine şapka tahsis edilince, gayri müslim azınlığın kullandığı
şapkaları ithal edenlere gün doğmuştu. İtalya’dan piyasadaki
şapkalar toplanarak eski yeni ne varsa yeniden paketlenip hizmete
sunulmuştu.. Geçtiğimiz günlerde ölen Vitali Hakko, o günlerde
zengin oldu.. Vakko, şapka devriminin gölgesinde bir moda devine
dönüştü..
Olan oldu. Bugün hâlâ şapka devrimi, devrim yasaları arasında
sayılıyor. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Ama bu yasayı
uygulamak, uymayanlar hakkında dava açmakla yükümlü savcılar bile
şapka giymiyor.. Tabii hâlâ bey, efendi, paşa, hacı hoca demek de
yasak, ama hocalar devlet memuru, devlet Diyanet eli ile hac
yönetmelikleri yayınlıyor, düzenliyor.. Türbeler güya kapatılmıştı,
Hadi devam edin siz Menemen’i anlatmaya. Bir gün siz
anlatmayacaksınız ve birileri size bunun hesabını soracak ve siz
susacaksınız.. Bugün söyledikleriniz bile aleyhinizde delil olarak
kullanılacak..
Susun bari.. Susun. Selam ve dua ile..
Kaynak: Habervakti
ALİ HAYDAR EFENDİ K.S. HAYATI
ALİ HAYDAR EFENDİ 'İDAM
KARARI' |